Ouroboros
İki gündür bir ölünün başında bekliyorum.
Yokluğu, cesedinin kokusu kadar gerçek olan bir ölünün.
Gömmeyi aklımdan bile geçirmedim. Bana yok oluşunu anımsatan tek şey kokusu çünkü. Gömersem eğer, kokusundan mahrum kalacağım. Bu da bana onun ölümünü unutturacak ve muhtemelen toprağa karışacak bedeni, yeni oluşumlara sebep olacak.
Onun bu dünyada varlığını başka bir şekilde sürdürmesini istemiyorum.
Garip geliyor yine de, yokluğu var olan bir olguyla ölçmek:
-Ne kadar ölüsün?
-Salgıladığım koku kadar.
Gömmemiş olmam, onu benim için canlı mı yoksa ölü mü kılıyor, karar veremiyorum. Tek bildiğim yokluğu cesedinin kokusu kadar var ve ben bundan müthiş derecede tiksiniyorum.
.
.
İki gündür bir cesedin üzerinde gidip geliyorum.
Duygusu yok ama boşlukları var. O boşlukları doldururken bir paçavra gibi davranıyorum ona, hatta tam olarak hak ettiği de bu. Bedeninin üzerinde ellerimi gezdirirken yeni uzamaya başlayan tüylerini hissediyorum. Tek masum yanı, vücudunda kendinden evvel ölen bir şeylerin var olması.
Ölüme saygı duyarım ama ölüye duymam.
İçine çökmeye başlamış memelerine yüzümü gömüyorum. Kokusu… Duymadığım bir saygı ve duyduğum bir koku. Kafam karışıyor memelerinin üzerine koyduğum. “Artık düşünmek için dilimi kullanacağım” deyip dilimi memelerinin etrafında gezdiriyorum. Ellerimle avuçladığım şekilsiz memeleri, temasımla daha da garip bir şekil alıyor. Kendime benzetiyorum o iki çıkıntıyı. Sanki ben can vermişim gibi: şekilsizler ama hala ayaktalar! Onda kendimi gördükçe daha hızlı gelip gidiyorum üzerinde ve kendime benzettiğim memelerinin üzerine boşalıyorum.
Düşüncelerime prezervatif takmam. Bu yüzden en ilkel korunma yöntemlerinden birini kullanıyorum onun içinde yeni bir oluşuma sebebiyet vermemek için. Aktıkça akıyorum ki korkuyorum düşüncelerimle yıkadığım bedeni dirilecek diye.
Arada bir kokuya alıştığımı hissediyorum. Yaklaşıp uzaklaşmak tiksintimin derecesini arttırmıyor ya da azaltmıyor. Onun üzerinde gidip gelmek nasıl alışkanlık olduysa, tiksintiye de alışıyorum. Kokusu tiksinti yaratmadığı vakit yok oluşunun gerçekliğini unutacağımı bildiğimden, arada bir evimin çatısına çıkıp derin nefesler alıyorum. Aldığım soluklara, yukarıdan izlediğim insanların devinimleri, telaşla koşuşları, yabancı dildeki bir kitaba gururla uzanışları, konuşurken yahut öylece dururken bilinçsizce kafalarını, ellerini, ayaklarını sallayışları eşlik ediyor ve ben bundan büyük bir zevk duyuyorum. Dirileri izledikçe odamdaki ölünün hareketsizliğinden bir kıpırtı duyumsamak, kokusunun o dayanılmazlığını hissetmek, damarlarındaki kanın donukluğuna verdiğim şekilleri görmek daha da dikkat kesildiğim bir hadise oluyor.
Fakat eğer bir ölüyse bu yatağımdaki, neden kalbime koyuyor elini, neden incecik derimin altına ulaşmaya çalışıyor, kanı bile akmazken damarlarında; benim kalbimin bu denli hızla atmasını sağlayacak hissi nasıl ayakta tutuyor? Buz gibi ve mosmor dudakları kendi içerisinde duygudan yoksunsa da, bana bir duyguyu aşılıyor yine de: Çocukça dikkat çekişleri, silik olmayacağım diye göçüp gidişleri anlatıyor. Herkese benzemeye çalışmanın hiç kimse olmaya eş düştüğünü anlıyorum onu izlerken. Öyleyse şu anda yatağımda çürümeye yüz tutmuş bu beden, içinde bir hiçliği taşıyor.
Bir morga benzemiyor bulunduğumuz oda ya da bir taziye evine. Loş ışıkla aydınlatılmış ve senelerdir yas tutan, kandırılmış bir gelinin gözleri kadar nemli ve onun gelinliği kadar da kirli. Yanına uzandığım yatakta kafamı sağa döndüğümde henüz etrafındaki plastik koruyucusu dahi açılmamış düşünceleri görüyorum. Düşünceler böylesine zapt edilmişken, onun cesedini gömmek, onun cesedinin kokusundan mahrum kalmak manasız geliyor. Ona döndürüyorum başımı yeniden, yüzünde bir şeyler arıyorum. Bulamıyorum. Boynundan memelerine, memelerinden göbeğine giden o yolda gezdirirken dilimi, yüzlerce cesede dokunuyorum kendiminki de dahil. Lakin sıralamaya konulmuş bir mezar taşının intizamlığına yakışmıyor duruşum.
Hınçla kalkıyorum yanından. Hastalıklı bir hayatı ayakta tutan bir öksürük sesi geliyor dışarıdan. Bana dışarı çıkma, hastalıklı insanların arasına karışma zamanının geldiğini hatırlatıyor bu insani eylem. Onu, yatağımdakini ölümsüz yapacak olanın, onun ölümü olduğunu anlıyorum ve “Keşke” diyorum, “Keşke daha evvel öldürebilseydim seni.”
Erkekliğimi, kişiliğimi, densizliğimi o evde bırakıp yürümeye başlıyorum İzmir sokaklarında. Onun o ince eteği ile 2 adım arkamdan yürüdüğünü hissedip, birkaç kez arkama bakıyorum. Kimseyi göremiyorum. Herkese benzemeye çalışan, hiç kimsedir. Bunu bilerek adımlarımı hızlandırıyorum.
İsmini bilmediğim, bir daha da muhtemelen görmek
istemeyeceğim bir semtten Üçyol’a doğru yola çıkıyorum, evimi, yatağımı ve o kokuyu ardımda bırakarak. Şoföre “Üçyol metrosuna geldiğimizde bana haber verebilir misiniz?” diyorum. “Yanımdan ayrılmayın” diyor. Tıklım tıklım otobüsün içerisinde, sırtımdaki çantayla yerimi korumaya çalışıyorken, geldiğimizi haber veriyor şoför bana. İner inmez rast geldiğim güzel bir çiçekçiye metronun yerini soruyorum. Sohbeti uzatmak istermiş gibi bakıyor gözleri erkekliğime, elleriyse kadınlığımı def etmek ister gibi 5 metre uzağımdaki istasyonunu gösteriyor. Saatime bakıyorum, bu şehri terk etmek için hala zamanım var. Günlerdir seks ile doyurduğum idimi, bu defa bir şeyler yiyerek terbiye edeceğim. Yine de saldırgan değilim. Metro istasyonunun hemen arkasındaki söğüşçüde alıyorum soluğu. Yiyebileceğim en ucuz yemeği buluyorum cam kenarına yazılmış tarifeden. Yine de parasızlık korkutuyor, teyit ettirmek için soruyorum köfte ekmeğin kaç para edeceğini. Bir şeyler söylüyorlar. Cüzdanımı açıp, parayı sayıyorum. Yeteri kadar var. İçerideki tek boş masaya oturuyorum, sırtımdaki çantayı sandalyenin altına koyarak. Köftemi hazırlayan adam şunu soruyor:
“Metal müzik mi dinliyorsun?”
Gülümsüyorum, hayatın bir kısır döngüden ibaret olduğunu bilerek ve öldürülecek daha birçok kişinin var olduğunu düşünerek…
Üçyol metrosunun arkasındaki söğüşçüde çalışan, eski metal müzik dinleyicisi olan ve Şikago’da aşçılık yapmak için İngilizce’sini geliştirmek isteyen Ağabey’e. Ayran için teşekkürler…



