Ouroboros

İki gündür bir ölünün başında bekliyorum.
Yokluğu, cesedinin kokusu kadar gerçek olan bir ölünün.

Gömmeyi aklımdan bile geçirmedim. Bana yok oluşunu anımsatan tek şey kokusu çünkü. Gömersem eğer, kokusundan mahrum kalacağım. Bu da bana onun ölümünü unutturacak ve muhtemelen toprağa karışacak bedeni, yeni oluşumlara sebep olacak.

Onun bu dünyada varlığını başka bir şekilde sürdürmesini istemiyorum.

Garip geliyor yine de, yokluğu var olan bir olguyla ölçmek:

-Ne kadar ölüsün?
-Salgıladığım koku kadar.

Gömmemiş olmam, onu benim için canlı mı yoksa ölü mü kılıyor, karar veremiyorum. Tek bildiğim yokluğu cesedinin kokusu kadar var ve ben bundan müthiş derecede tiksiniyorum.

.

.

İki gündür bir cesedin üzerinde gidip geliyorum.

Duygusu yok ama boşlukları var. O boşlukları doldururken bir paçavra gibi davranıyorum ona, hatta tam olarak hak ettiği de bu. Bedeninin üzerinde ellerimi gezdirirken yeni uzamaya başlayan tüylerini hissediyorum. Tek masum yanı, vücudunda kendinden evvel ölen bir şeylerin var olması.

Ölüme saygı duyarım ama ölüye duymam.

İçine çökmeye başlamış memelerine yüzümü gömüyorum. Kokusu… Duymadığım bir saygı ve duyduğum bir koku. Kafam karışıyor memelerinin üzerine koyduğum. “Artık düşünmek için dilimi kullanacağım” deyip dilimi memelerinin etrafında gezdiriyorum. Ellerimle avuçladığım şekilsiz memeleri, temasımla daha da garip bir şekil alıyor. Kendime benzetiyorum o iki çıkıntıyı. Sanki ben can vermişim gibi: şekilsizler ama hala ayaktalar! Onda kendimi gördükçe daha hızlı gelip gidiyorum üzerinde ve kendime benzettiğim memelerinin üzerine boşalıyorum.

Düşüncelerime prezervatif takmam. Bu yüzden en ilkel korunma yöntemlerinden birini kullanıyorum onun içinde yeni bir oluşuma sebebiyet vermemek için. Aktıkça akıyorum ki korkuyorum düşüncelerimle yıkadığım bedeni dirilecek diye.

Arada bir kokuya alıştığımı hissediyorum. Yaklaşıp uzaklaşmak tiksintimin derecesini arttırmıyor ya da azaltmıyor. Onun üzerinde gidip gelmek nasıl alışkanlık olduysa, tiksintiye de alışıyorum. Kokusu tiksinti yaratmadığı vakit yok oluşunun gerçekliğini unutacağımı bildiğimden, arada bir evimin çatısına çıkıp derin nefesler alıyorum.  Aldığım soluklara, yukarıdan izlediğim insanların devinimleri, telaşla koşuşları, yabancı dildeki bir kitaba gururla uzanışları, konuşurken yahut öylece dururken bilinçsizce kafalarını, ellerini, ayaklarını sallayışları eşlik ediyor ve ben bundan büyük bir zevk duyuyorum. Dirileri izledikçe odamdaki ölünün hareketsizliğinden bir kıpırtı duyumsamak, kokusunun o dayanılmazlığını hissetmek, damarlarındaki kanın donukluğuna verdiğim şekilleri görmek daha da dikkat kesildiğim bir hadise oluyor.

Fakat eğer bir ölüyse bu yatağımdaki, neden kalbime koyuyor elini, neden incecik derimin altına ulaşmaya çalışıyor, kanı bile akmazken damarlarında; benim kalbimin bu denli hızla atmasını sağlayacak hissi nasıl ayakta tutuyor? Buz gibi ve mosmor dudakları kendi içerisinde duygudan yoksunsa da, bana bir duyguyu aşılıyor yine de: Çocukça dikkat çekişleri, silik olmayacağım diye göçüp gidişleri anlatıyor. Herkese benzemeye çalışmanın hiç kimse olmaya eş düştüğünü anlıyorum onu izlerken. Öyleyse şu anda yatağımda çürümeye yüz tutmuş bu beden, içinde bir hiçliği taşıyor.

Bir morga benzemiyor bulunduğumuz oda ya da bir taziye evine. Loş ışıkla aydınlatılmış ve senelerdir yas tutan, kandırılmış bir gelinin gözleri kadar nemli ve onun gelinliği kadar da kirli. Yanına uzandığım yatakta kafamı sağa döndüğümde henüz etrafındaki plastik koruyucusu dahi açılmamış düşünceleri görüyorum. Düşünceler böylesine zapt edilmişken, onun cesedini gömmek, onun cesedinin kokusundan mahrum kalmak manasız geliyor. Ona döndürüyorum başımı yeniden, yüzünde bir şeyler arıyorum. Bulamıyorum. Boynundan memelerine, memelerinden göbeğine giden o yolda gezdirirken dilimi, yüzlerce cesede dokunuyorum kendiminki de dahil. Lakin sıralamaya konulmuş bir mezar taşının intizamlığına yakışmıyor duruşum.

Hınçla kalkıyorum yanından. Hastalıklı bir hayatı ayakta tutan bir öksürük sesi geliyor dışarıdan. Bana dışarı çıkma, hastalıklı insanların arasına karışma zamanının geldiğini hatırlatıyor bu insani eylem. Onu, yatağımdakini ölümsüz yapacak olanın, onun ölümü olduğunu anlıyorum ve “Keşke” diyorum, “Keşke daha evvel öldürebilseydim seni.”

Erkekliğimi, kişiliğimi, densizliğimi o evde bırakıp yürümeye başlıyorum İzmir sokaklarında. Onun o ince eteği ile 2 adım arkamdan yürüdüğünü hissedip, birkaç kez arkama bakıyorum. Kimseyi göremiyorum. Herkese benzemeye çalışan, hiç kimsedir. Bunu bilerek adımlarımı hızlandırıyorum.

İsmini bilmediğim, bir daha da muhtemelen görmek istemeyeceğim bir semtten Üçyol’a doğru yola çıkıyorum, evimi, yatağımı ve o kokuyu ardımda bırakarak. Şoföre “Üçyol metrosuna geldiğimizde bana haber verebilir misiniz?” diyorum. “Yanımdan ayrılmayın” diyor. Tıklım tıklım otobüsün içerisinde, sırtımdaki çantayla yerimi korumaya çalışıyorken, geldiğimizi haber veriyor şoför bana. İner inmez rast geldiğim güzel bir çiçekçiye metronun yerini soruyorum. Sohbeti uzatmak istermiş gibi bakıyor gözleri erkekliğime, elleriyse kadınlığımı def etmek ister gibi 5 metre uzağımdaki istasyonunu gösteriyor. Saatime bakıyorum, bu şehri terk etmek için hala zamanım var. Günlerdir seks ile doyurduğum idimi, bu defa bir şeyler yiyerek terbiye edeceğim. Yine de saldırgan değilim. Metro istasyonunun hemen arkasındaki söğüşçüde alıyorum soluğu. Yiyebileceğim en ucuz yemeği buluyorum cam kenarına yazılmış tarifeden. Yine de parasızlık korkutuyor, teyit ettirmek için soruyorum köfte ekmeğin kaç para edeceğini. Bir şeyler söylüyorlar. Cüzdanımı açıp, parayı sayıyorum. Yeteri kadar var. İçerideki tek boş masaya oturuyorum, sırtımdaki çantayı sandalyenin altına koyarak. Köftemi hazırlayan adam şunu soruyor:

“Metal müzik mi dinliyorsun?”

Gülümsüyorum, hayatın bir kısır döngüden ibaret olduğunu bilerek ve öldürülecek daha birçok kişinin var olduğunu düşünerek…

Üçyol metrosunun arkasındaki söğüşçüde çalışan, eski metal müzik dinleyicisi olan ve Şikago’da aşçılık yapmak için İngilizce’sini geliştirmek isteyen Ağabey’e. Ayran için teşekkürler…

Photo

Statik Mor

Mart 21st

H'içten Seçmeli...

Cümle düşmesin derken mânayı kanattım.

Harflerin su damlası olduğunu hissetmenizi istiyorum.

Sıradan su damlaları değil ama. Tuzlu. Herhangi bir yanaktan değil hem, benim yanağımdan süzülmüş. Yani muhtemelen bu yazıyı okuyan kimselerin kimi zaman öptüğü, kimi zaman gördüğü, kimi zamansa sadece kendi yanaklarını değdirdiği bir yanaktan bahsediyorum. Bazen uzaktan bir tokalaşma ile geçiştirilen ve uzanılacakken geri çekilen bir yanaktan belki de. O yanağa değen ve aşağı doğru süzülen bir su damlasından bahsediyorum ki, yanağa değmese de, tokalaştığınız o el ile silindiğinden mutlaka bir kere değmişsinizdir gözyaşlarıma geçiştirilen bir öpüşmede bile.

Ellerimi gözyaşlarımla yıkadığımı düşünmeyin yine de. Bir filmde mi duymuştum ne? Hem de hiç sevmemiştim filmi ama aklımda kalmış birkaç repliği. “Kadınlar hep ağlıyor” diyordu ana fikir olarak. Aslına bakarsanız çok sıradanım bu hesapla.

Ama çoğu kişi göz ardı ediyor bu hesabı, belki de umursamıyor. Kim bilir? Ve muhtemelen ben, size göre aslında; “Çok farklı, çok zeki ve özünde iyi bir insanım.” Bunu bana bir Yakup söyledi. Bunu bana Ahmet Ağabey söylemiş de olabilir. Bunu ben kendi kendime söyledim belki, artık kendime de uzaktan baktığımdan. Artık sadece başkalarının hayatındaki bir yabancı değilim. Değilim ben kendi hayatıma da evcil. Ne yaparsam yapayım şaha kalkıyor yabaniliğim ve ben ya çok konuşuyor hiçbir şey söylemiyorum, ya da ses çıkarmıyorum hiç, sessizliğim de bir şey ifade etmeyerek.

Nasıl da kandırıyorum sizi değil mi? Karşınızda ağlamayarak. Çok güçlüyüm, gücüme diyecek yok. Çok güçlüyüm, gücüme gidecek yok. Gözlerimin kıpkırmızı olmasını uykusuzluğuma bağlayabilirim, günde 12 saate yakın uyumama rağmen. Ah, ne güzel bahane! Ne güzel kanıyor gözleriniz bir yalana! Ne güzel ağlıyor gözlerim!

Hey, sen! Bu gece bize gelsene, sana anlatacaklarım var. Anlama yanlış, zaten annem babam var evde. Hem ben de uzun zamandır, birilerine dokunmak istemiyorum. Dokunmanın getireceği bağımlıktan korkuyorum belki de. Ne kadar da klişe! Bağlan!

Sevgili çöp kutusu, seni yanlış yere koymuşlar. Ey saksıdaki bitki, büyümek için yanlış yerdesin. Ey elektrogitar solosu, yanlış kulaklara doluyorsun. Ey diploma, üzerindeki isim yanlış.

Elimdeki diplomanın üzerinde Selin Ekdur yazıyor. Selin Ekdur kim tanımıyorum o halde ama acıyorum ona. İki dil biliyormuş Selin Ekdur. Zavallı, hangisini kullanabiliyor acaba? Hayal ediyorum onu, bir elektrikli sobanın yanına oturmuş, kendi kendine İngilizce konuşurken. Sonra kafasına kafasına vurduğunu görüyorum. “Aptal! Aptal!” diye. İki dil biliyor ama konuşacak kimse yok etrafında. Sahne yine kararıyor. “Mutsuzsun!” diyorlar ona. Umurunda değil. Çünkü her zaman kendine bir kılıf uydurabilir.

Selin Ekdur! Seni tanıyor muyum? Arada bir rüyalarıma giren bir görüntüsün sen ve neden ismin var, sen sadece bir görüntüysen? Neden gözyaşların var senin bambaşka görüntülerin üzerine dökülen? Neden sesin çıkıyor aynalara bakarken ki zaten sen bir yansımayken, aynada gördüğün ne? Bir tek imzaya kanabilecekken, neden beş sene bekledin o ince, imzalı kâğıdı alabilmek için, neden? Çok mutlu ya da mutsuz görünmesen de, çok maskeli görünüyorsun uzaktan. Riyakâr bakışların var, bana özensiz. Lüzumsuz düşüncelerini duyurman gereksiz ama sen yine de konuşuyorsun. Tek notadan oluşan bir Gary Moore elektrogitar solosunun tekdüzeliği ile. Yine de sevenlerin var, yine de sevdiklerin.

Sevgilim…

Sana yazmak yoktu niyetimde. Kapıdan girseydin eğer, yazmayacaktım. Pencereden girsen daha da sıradan… Odadaki tek boşluk; benim.

Ve şimdi ben, senin adını veriyorum hiç görmediğin bir caddeye. Günlerce yürüyorum üzerinde tenha sokaklarına sapıp. Yaprakların dökülüp de toplanmaya bile tenezzül edilmediği bir sokak senin sesin. Ulaşıyor yatağıma, örtüyor üzerimi. “İşte” diyor durmadan. Nereyi gösterdiğini göremiyorum ama yine de hayal ediyorum seni, elinde kurumuş bir yaprak. Saklayacaksın sanıyorum, ellerini yumruk yapıyorsun yaprağı sıkarak. Paramparça olmuş o yaprakta bana duyduğun kini görüyorum.

“Ve şimdi…” diye başlayan cümleleri her zaman sevmişimdir senin yüzünden. Şimdimiz olmadığından belki, sürdüğümüz hayatlar bir olmadığından ve birbirimize hep ya geçmişi ya da geleceğimizi anlattığımızdan seviyorum belki. Yine de şimdi bil, haddinden fazla su içiyorum ki hazımsızlık yaratıyor.

Yine de bil, hiç içmediğim gibi içiyorum: Su.

Yine de bil, hiç okumadığım gibi okuyorum: Şiir.

Ve bil, hiç nefret etmediğim gibi seviyorum: Çocuk.

Hiç karşılaşamayacağımız bir tren yolculuğu tasarlıyorum bizim için. Sen bambaşka kişilerin kulağına dolduruyorsun sesini: “Open your heart, I’m comin’ home” diyerek. Gittikçe uzaklaştığını duyuyorum tren raylarının kendimden, gittikçe yakınlaşıyoruz tünele ama çınlamıyor rayların sesi kulaklarımda. Çınlamıyor sesin raylarda. Değişen makaslarda ayrılıyor vagonumuz. Mıknatısı bozulmuş belli, yoksa hangi tren o denli hızlı makasını değiştirir ki?

Karanlığa onca alıştıktan sonra, insanları aydınlık ürkütebilir. Uzun bir tünelin sonundaki ışık: Sen beni anlayamazsın bu yüzden. Çok ışıklı, çok aydınlık… Sözlerim karanlığa alışık, gözlerin? Hızlı gitme, trene çarparsın!

Hiçbir suretin olmadığı bir fotoğrafta insan kendini arayabilir. Ben bulamadım, seni.

Photo

Statik Mor

Aralık 1st

H'içten Seçmeli...

S/ONÜÇ

Gözlerimi kapadığımda dünyanın müthiş bir hızla döndüğünü fark ediyorum.

Şimdiki zamanın geniş zamanla bütünleştiği o muallakta, midesiz bir erkeğin geniş zamanlı kadınlara söylediği masallardan birini dinliyorum. Geçmiş zamanları yoktur bu kadınların. Geçmişi de şimdiyi de geniş zamana sokuştururlar. Geçmişe ait hiçbir anıyı defnedemediklerinden de hiçbir an mazide kalmaz onlar için ki gelecekleri de yoktur sırf bu yüzden. Anılarıyla yaşarlar ki hiçbir anı öldürmediklerinden ölümsüzdürler.

Elbette ben de geniş zamanlı bir kadınım. Hep midesiz erkeklerin sofrasına düşüyorum. Ağızları var, boşaltım sistemleri de çalışıyor işte ben de onların bu döngüsü için çalışıyorum.

Gözümü kapadığımda başımın müthiş bir şekilde döndüğünü fark ediyorum.

Uzayın boşluklarında salınan bir göktaşı gibi düşüyorum sanki. Dünyaya çarpmak için düşüyorum. İsimsiz şiirler yazıp dünyayı benden soyutluyorum, çarptığımdaki şiddeti hissedebilsinler diye. Dünyanın ihtiyacı yok bana, tüm fotoğrafları bu yüzden öldürdüm hatta. Yazıların altından ismimi çektim, dünya istifamı kabul etmedi, biraz daha istifade edecekmiş benden. İstifade istifayı içerir deyip bu safsatayı kabul ettim. Şimdi duruyorum dünyada, eylemsiz. Dünya devinimime yetecek kadar dönüyor zaten.

Bugün cümlelere anlam katmak gelmiyor içimden. Kattığım zamanlarda taşıyamadıklarını görünce iyice soğudum onlardan da. Heyhat soğumadığım şey kalmadı şu dünyada. Şikayet listem, sipariş listemden uzun. Dünyada çok yok edilecek şey var hiçbiri elde edilmek için beklemiyor.

Sağ kolumda bir ağrı var. Günlerdir yazıyorum. Elimin beynime yetişmesi zor. Kalemim kurşun, yazdıkça siliniyor. Elim beynimden uzak, yazdıklarıma süsler katacak kadar zamanı var. Ağzım beynime yakın ikisinin arasında süzgeç yok. Söylediklerim daha doğru yazdıklarımın belki de aslı yok.

Ben tanrının yapabildiği herşeyi yapabiliyorum.

Bak tükürüyorum, yağmur ah pardon mikailin işi miydi o? Tanrı mikailden daha beceriksiz galiba.
Bak üflüyorum, rüzgar… Yine mikail. Tebrik ediyorum.
Bak kendimi öldürüyorum. Bak işte bileklerimi kesiyorum. Kan, kanı seviyorum. Ah azrail gelecekmiş şimdi. İhtiyaç yok ben zaten gideceğim yeri biliyorum. Cehennem miydi adı? Kapıyı açın şeytanlar, teşekkürler. Şöyle mi geçiyorum.
Hey, bak! Aklıma olmadık şeyler geliyor. Hey bak! Aklım gidip geliyor. Hey içimden sesler duyuyorum. Midemden geliyor olmasın? Ah, cebrail gelmiş. Bir dakika, üzerime bir şeyler geçirip geliyorum.

Tüm gün elimi biraz dolduracak cisimleri alıp kendime mikrofon yaptım ve bir sürü şarkı söyledim. Biraz dans ettim perdelerin uçlarından tutarak. Masamın altına girdim sonra kendimi yok ettim. Öldüm sandı herkes, dirildim. Kimse fark etmedi. Öldüğüme o kadar alışmışlardı ki.

Bütünlük aradım, bulamadım yazdıklarımda. Dinlemediğim radyo programlarında neler anlatıyorlar, okumadığım kitaplar neden bahsediyor ve neden bu kadar çok kitap var? Şiirler, ah şiirler… “Şiiri sevmez insanlar, çünkü okumayı bilmezler.” Ve ben tüm gün bunu söyledim durdum.

Bence taslak olarak kaydet. Biraz sessizlik iyidir…

Neyi istediğimi bilmiyorum. Afrikaya gideyim, aç kalmış insanlara feda edeyim kendimi diyorum. Bilmem, belki sivrilmek ihtiyacı benim istediğim. Hem onların arasında ne kadar da büyük olurum. Bunları düşünme, bunları düşünme dedikçe düşündüğümü ve gözlerden düştüğümü fark ediyorum. İstediğim ne? Karnımı doyurmak, idime buyurmak kolay. Aç kalmak ne?

Modern Robin Hood şarkılar söyledi kulağıma, dedi ki “Ben artık fakirlerden kırpıp, zenginlere servet katıyorum.”

İyi ki Robin Hood’u öldürmüşüz. Bana bir Don Kişot lazım.

Photo

Statik Mor

Haziran 12th

Deneysel

Takâtsiz bağımlılık…

Öldürdüğüm her beyin hücrem şükrediyor tanrısına nedeni belirsiz bir işkenceden kurtuldukları için. Bir imansızın bedeninden kurtulmak onları hürleştirecek mi yoksa kendilerine yeni var oluş sebepleri, yeni bedenler mi arayacaklar amaçsızca içerisinde dönüp durmaya? Benim bedenim bir lunapark değil, yorgunum. Bu kadar gürültüyü, bu karmaşık döngüyü kaldıramayacağım.

Ufalanıyor ruhum gölgesiz tüm bedenlerin üzerine. Binlerce beden can buluyor tek bir nefesimle. Bir harfe bile muhtaçken vücutlar, kurduğum cümleler dans pistinde kıvrak tango hareketleriyle baş döndüren bir kadınınkine eş. Kavalyesinin elini bırakmıyor hiçbir kelimem ama onun istediği gibi de dans etmiyor. Hınçsız bir duvar kâğıdının duvara mesafesi kadar yakınındayım içine soluduklarımın. Soluk alışverişlerini izlemiyorum, bizzat içlerindeki nefes ben oluyorum.

Kapalı bir kitabın ardışık iki sayfası kadar yakınız onunla da. Harflerimiz sevişiyor, cümlelerimiz birbirine karışıyor. Ardımızdaki ya da önümüzdeki diğer harfleri umursamadan kitabın en anlamlı sayfalarını oluşturuyoruz. İçimde biliyorum, içiyorum tüm harfleri. Birbirinden ayrıldığında bu iki sayfa, anlamak için bir süre açık tutacak “o” kitabı okuyan. Duyacak tüm sözcükleri, ayrılığımızın nişanesi olan.

(aşk tanısı-1-)

Selin EKDUR, 2010

Photo

Statik Mor

Haziran 6th

Aşk Tanısı

Sahipsiz Ayrılık…

…Ayrılık;

Ekşi bir şeyi tatmış gibi buruşturdu yüzünü bana bakarken. Tatması ya da bakması gerekmiyordu ama. Sadece beynimin dışkıladıklarını yutmasını istiyordum. Kötü bir haber duymuş gibi açtı ağzını beni dinlerken. Söylediklerim ürkütücü değildi aslında, ağzında çevirdi önce, hoşlanmadı çıkardı sonra, uzunca bir süre baktı onlara.

“Ayrılık” dedi.

“ Bitti” dedim, “buydu istediğin.”

“Ağzımdayken değildi aşk acısı, hatta hoş geliyordu tadı.”

“Ağzına aldığının, sindirimini tasavvur et benim için.”

“Aklıma başka bir şey gelmiyor. Sadece; dışkı!”

“Dışında olan senin değildir artık. Bok, tükürük, sümük, kan…”

“İçindeyken… Midende, ağzında, burnunda ya da damarlarındayken?”

“Midemdeyken “bok” değildir o dediğin hala şansı vardır kanına karışmak için, ya da ağzımdan dışarı çıkmadan “tükürük” olmaz. Burnumda mukoza salgısı iken, dışarı çıktığında “sümük”tür adı. Kirli kanın dışarı çıkışı adettendir. Hemen çöpe atılmak için poşetlenir.”

“Bitmiş…” dedi. Kabullenmişti.

“Benim hakkımdaki tüm önyargılarını al ve çekmecene koy. Yargıların kaygılarını oluşturdukça bana huzur vermeyecek aşkın. İçinde benim olduğum tüm hayallerini al ve imha edilecek bir bombanın yanına bırak.”

“…”

“…”

“…”

“Bakma yüzüme öyle. Merak mı bu, içimdeki dışarı çıktığında ne hal almış diye? ‘Enkaz’ diyorlar bazen adına, bazen de ‘yaramış’. Kulp takmaya düşkün insanlara bir tartışma konusu daha işte. Mutluyduk birlikte. Ama sensizliğin adı ne? Henüz bilmiyorum, yakında tanışacağız. Şimdi, yüzündeki ifadeyi al ve terk et burayı. Onunla tanışabilmem için bizi yalnız bırak.”

(aşk tanısı -2-)

Selin EKDUR, 2010

Photo

Statik Mor

Haziran 6th

Aşk Tanısı

Eskizsiz Farkındalık…

Gitti.

Gitmeyeceğini düşünüyordum. Benim için ‘benimle’ savaşmasını ummuştum. Kendime baktım. Onun yerinde olsaydım “ben” ne yapardım diye aklımdan geçirdim. “Giderdim!” diye düşündüm önce, ama gece gelince düşünceler üşüştü karanlığıma. Elimin ters bir hareketiyle kovaladım hepsini bir daha geri gelmesinler diye. Bir gladyatör olsam ve karşımdaki aslanla dövüşmem gerekse kalırdım ve dövüşürdüm ama aşk için girdiğim savaşların sonu fiyasko ile sonuçlandı hep ya da ben hiç karşımdakini elde etmek için savaşan tarafta olmadım. Muhakkak bir harp vardı ortada ama bu olsa olsa âşık olduğum adamla aramdaki bitmek tükenmek bilmeyen düellolardan oluşan, benim içimde bulunan topluluklardan başka içinde hiçbir toplumu barındırmayan, kurşunları sonsuz uykuya götürmekten çok, devamlı uyanıklık sağlayan bir harp. Evet, bir harp vardı aramızda. Ölümüme teğet geçen bir harp…

Ardından baktım.

Günlerce…

Küçücük bir nokta haline gelip gözden kaybolduğu yere; o nokta gözümün önünde can bulup bir bedene dönüşür diye.

Baktım.

Gecelerce…

Bir tehdit gibi yanında götürdüğü erkekliğiyle bana meydan okuduğunu sanıyor derken, ağlamaklı bir balgamla bölündü sözlerim. Bir erkeklik değildi o benim için, arkadaşım, dostum, kardeşim… Sevgilim, ah sevgilim…

Lavaboya koştum. Balgamlı gözyaşlarımı oraya bıraktım uzayan bir tükürükle. Ağlarken kızaran dudaklarımı görünce aynadan korktum. Temizliğinden emin olmadığım buz gibi suyun altına kafamı soktum. Beynimi yakacaktı düşüncelerim eğer bunu yapmasaydım. Gözyaşlarım yüzümde kraterler oluşturacaktı kendimi tutmasaydım. Dudaklarım ateş arayacaktı, kibriti ben çakmasaydım. Kelimelerim beni vuracaktı, kendimi avutmasaydım.

(aşk tanısı-3-)

Selin EKDUR, 2010

Photo

Statik Mor

Haziran 6th

Aşk Tanısı

Soluksuz Pişmanlık…

…Pişmanlık;

Kara bir delik, moleküllerime ayrıldım içine düşünce bu sonsuzluğun. Sonsuzluk içimde ve üredi gece, ürpertti rüyalarımı. Alıkoydu beni uyumaktan. Uykusuzluğumu kâğıtlara yaldızlı bir halde kustum. Ne garip! Kustuklarıma beğeni ile baktılar ki onların şık kıyafetlerine yakıştı bu parlak uykusuzluklar:

Hıncımı bir kâğıttan alıyorsam buna sevinmeliler, aşınan onların kalpleri olurdu kalemi elime vermeselerdi eğer.

Gözyaşlarım harflere dönüşüp lavabolarda, banyolarda, bir ada evinin mermer taşında, oyuncak bir köpeğin donuk gözlerle bana bakışında kayboluyordu. Onları kaybetmemek için sabahları bir sigara bağımlısı gibi kalemime yapışıyordum. Doldurup yırttığım her sayfa kinimi öldürüyor, geçmişimle kaybettiğim her saniye geleceğimi diriltiyordu.

İçine soluduğum nefesi kötüye kullanmıştı o. Bana âşık olmuştu. Hayatını üflemiştim kulağına, gözlerinden şaşkın bir bakış doğurmuştu. O yaşadıklarının bilincine varamayan ufacık bir çocuktu. Kulağına üflediğim hayatın benim olduğunu sandı ama aslında kendi kendine âşık oldu.

İçine soluduğum nefesi kötüye kullanmıştı o. Beni kendine âşık etmişti. Geçmişte ne yaptıysam onunla alakalı olduğu gibi, geleceğimi de etkisi altına alıyordu kendine esir ederek dik açıyla kestiği gecelerimi. Başlarda acı sona hazırlarken kendimi, mutlu sonlar hayal ediyordum artık onunla ilgili. Gölgesine sığındığım bir meşe ağacı değildi, ya da bir zırh sarıveren bedenimi. Aşk neyse onu yaşıyordum, sorgulamıyordum kendimi.

Kötüye kullanılmış nefesim, bana onlarca güzel an’ı hatırlatıyordu. Ruhum azalırken başkalarına her üfleyişimde, onunla çoğalıyordu bedenim, varlığım. Belirsizlikler hoşuma gidiyordu, çözmeye çalıştıkça daha da karışıyordu ruhuma sarhoşluğu. İçinde kötülük taşıyan nefeslerin, güzel anlarda edilen yeminlere hece olamayacağını anladım çokça zaman sonra. Ansızın tüm belirsizlikleri onun belirlediğini kavradım. Yoruldum, belki de sıkıldım. Gitmekten ya da kovmaktan başka yapılacak şey kalmamıştı. Kovulmaktan ya da beklemekten başka bir şey kalmamıştı. Kovdum kendi ruhumu zincirimden boşalarak. Kalmadı ruhum bıraktığım yerde. Takip etti beni, girdi şuursuz gecelerime buz gibi bir nefesle.

(aşk tanısı-4-)

Selin EKDUR, 2010

Photo

Statik Mor

Haziran 6th

Aşk Tanısı

İspatsız Kabul…

…Kabul;

“Evden çıkmayı pek sevmiyor. Bütün yaz odasındaydı, zorunlu ihtiyaçları haricinde oradan çıkmadı. Filmlerle, kitaplarla, anılarıyla, yazdıklarıyla uğraştı.”

Benden mi bahsediyordu? İmkânsız! Nefretimin kaynağını bulmak için onunla yüzleşmeliyim derdim ben hep. Bu yüzden insanların arasına karışmayı seçmiştim bunca zamandır. Korkuyordum onlardan ama yaklaşıyordum yanlarına yine de. Bazen nefret ettiklerime âşık oluyor, bazen de sevdiğim insanlara çelmeler takmak istiyordum hayatı öğrensinler diye. Acımasızlık değildi bu, acıdığımdan da değil. İyi ya da kötü olmayı umursamıyordum.

Şimdi hakkında konuşulan kimdi o zaman? Nefretiyle aşklar yaratan, dostlarını hayal kırıklığına uğratıp bundan zevk alan o ruhtan nasibini almış bir beden mi kaldı sadece? Ruhunun kırıklarını anılarıyla yapıştırmaya çalışan, devasını günlüklerinde arayan, kendine harflerden şatolar yapıp içine kendi mutsuz görüntüsünü yapıştıran bir beden miydim ben? Kendini insanlardan izole etmiş bir ruhun etrafını sarmış bedensem eğer, bu vücudun benim için ne anlamı vardı ki? O yüzden çarçur ediyordum bedenimi, ruhumla ona işkenceler yapıyordum. Bir kobay gibi kullanıyordum vücudumu, en acımasız deneylerime onu sermaye ediyor, bıkmıyordum. Aldığım her darbe ilaç oluyordu ruhuma ama bedenim yoruldu bir gün kendini yerde buldu.

Uyandığımda avucumda ölü bir kelebek duruyordu. Henüz toz haline gelmemiş kanatları yeniden uçabileceğini fısıldarmış gibi hafif ve rüzgârda titreyip bana onun canla dolu olduğunu ispat etmeye çalışıyordu. Günlerdir çıkmadığım odamın karanlık tarafa bakan penceresini açtım. Ellerimi boşluğa uzattım. Avucumu açıp kelebeği yukarı fırlattım. Öylesine narin kanatları rüzgârda savruldu. Daireler çizdi kelebek ama sonunda kendini yerde buldu.

Savaştığı bir ‘belki’ uğruna binlerce ‘keşke’sini sarf eden, ruhunu ölü ruhlara savurup onlara can veren, var oluşun amacını hafifçe kulaklarına üfleyen, fısıltı ile yürüyüp çığlıkla görülen, içine girdiği bedenleri yukarıdan izleyen bir ruhun dalkavuğuyum ben. Ama ölü bir kelebek bulup avucunda ruhunu o kelebeğe veremeyen bir nefesim aynı zamanda. İntihar yolculuğuna çıkmış yüz binlerce beyaz kelebeğin arasında, şanssız bir avuca düşmüş kahverengi kanatlar umutsuzluğun rengini almış çoktan. Ben hala medet umuyorum karanlıktan. Kelebekler ışığa uçuyor, sonra da ölüyorlar; haberim yok.

(aşk tanısı-5-)

Selin EKDUR, 2010

Photo

Statik Mor

Haziran 6th

Aşk Tanısı

Gotik-SteteskopII

Yeldeğirmeni

tırnak makası noktalı virgül ve tornavida:
kim bu tehlikeli semazen
bakışlarımıza bir atlıkarınca enkazını tüküren..

ters yöne girmiş bir araç gibiyim
otoparka çevrilmiş eski bir araziyim
elbette kaldırımdan yürümüyorum
gövdende eski bir batık gemiyim..

patladı diz kapaklarım
sensiz kramp girdi dudaklarıma
kalbim beyin ameliyatına alındı
ne yazık ki tüm sevdiklerim
uzamış birer tırnak misali koptular
parmaklarımdan

işte çatladı yalnızlığımın ardamarı

birazdan sokağa çıkıp bağıracak
genç bir ölü:

alın götünüze sokun beni!

Uluer Oksal TİRYAKİ

Photo

Statik Mor

Mayıs 13th

Haymatlos

UMUT, Benim umudum!

 

 

Bana ne yaptığını bilmiyordu…
Kendi alnına dayadığı silahı, kafasının içine sokabilecekmiş gibi devamlı itekliyor, tetiğe basmakla, basıp da beynini parçalamakla beni tehdit ediyordu:

-”Beynimden ve düşüncelerimden hayatının geri kalanı boyunca mahrum kalacaksın! Ağzımdan bir kelime daha duyamayacaksın. İçindeki toplu mezara bir kişi daha eklenecek ve mezardaki en taze ceset ben olacağım. Çürüyene kadar ben, beni içinde taşıyacaksın. Çürüdükten sonra da eriyip ruhuna karışacağım. Umudun değil, umutsuzluğun olacağım.
Birazdan beynim paramparça olacak, tüm düşüncelerim yüzüne yapışacak ve sen ömrün boyunca benim izimi taşıyacaksın.”

Bana ne yaptığını bilmiyordu…
Yaşından büyük bir silahı eline almış, bir zamanlar düşüncelerinin ağırlığından yorulup da omzuma koyduğu başını şimdi o silaha dayamış, bu şehirde büyüttüğüm tek umudumu da yok etmeye çalışıyordu. Gücüm olsa… Koşabilsem… Kal deyince yanımda duracağını bilsem…
Kulaklarını yalnızca bana açacağına emin olsam: “Dur!” derdim ona. “Bu silahı ikimizin de beynine daya. Benim beynimden akanlar sana karışmadıkça ben de ölü sayılırım çünkü.”

Bana ne yaptığını bilmiyordu…
Bir tren biletini eline almış, kenarındaki delikli şeritleri koparıyordu. Kopardığı şeritleri buruşturup fırlattı bir kenara sonra. Kondüktöre gösterip, dana sonra bana vereceği tren biletini kıvırarak cebine soktu.
Şimdi elimdeki tren biletindeki o şeridin yokluğu, onun boşluğu ile yarattığı bir iz gibi duruyor elimde. Şimdi yokluğu ile ruhumda yarattığı boşluk gibi, tren biletinin şeritsizliği, benim aynaya baktığımdaki onsuz suretim. Bundan sonra göreceğim her aynaya baktığımda umutsuzluğumu.

Bana ne yaptığını bilmiyordu…
Hayalini kurduğum anlar, onun ağzından sıradan olaylarmış gibi dökülüyordu.
Doğaya karışmak, insanlardan kaçmak istiyordum ben; elimden tutup bir tanrı gibi dünyayı bana gökten izleten yine o oluyordu. Düşüyordum tepeden, kendi yarattığı lanet dünyaya düşen bir tanrı gibi. Karışınca yarattıklarımın arasına kendi berbatlığımdan ürküyordum. Yalnızca onun varlığı tanrıya-kendime- olan inancımı arttırıyordu. Şimdi alnına dayadığı o silahla yalnızca beni kendinden değil, dünyayı benden mahrum bırakıyordu.

Bana ne yaptığını bilmiyordu…
Kendini kolay alt edilebilecek bir his sanıyordu belki, belki de neyin ne olduğunu umursamıyordu. Hep anlattığım bir hikayenin başrol oyuncusu bu kez oydu. Hep kendime benzeyen insanlarla birlikte olmayı düşlüyor ve istiyordum ben. Onlarsa benim gibi olduklarını sırtlarını bana dönüp gidişleriyle gösteriyordu. Hepsi günün birinde hiçbir neden belirtmeksizin hayatımdan kayıp gidiyordu. Kalbimi görmek için ellerimi yumuk yumuk yapmışken ben, ellerimi gidene uzatamıyordum. Ardından bile bakamıyordum. Gözlerimi yere dikip, umudumu gözlerimden yumuk yumuk ellerime döküyordum.

Bana ne yaptığını bilmiyordu…
Kâğıtlardan yaptığım uçaklara bindirdim ben umudumu. Kimi zaman dikey bir şekilde zemine çakıldı yaptığım uçaklar, kimi zaman süzülerek havada uzaklaştılar benden. Her defasında umutlarımın paramparça oluşunu gördüm ben ama yine de bendim seyahat etmelerine izin veren, benden uzaklaşmalarını isteyen.
Kâğıttan bir uçakla bana gönderilmiş bir umuttu o. Bu sefer benden uzaklaşmasını değil, bana doğru yönelişini izliyordum. Açtım kollarımı, kucakladım bu şehrin tüm umutlarını.

Ona ne yaptığımı bilmiyordum..
Ben bu cümleleri yazdığım saatlerde gökyüzünden umudun sesi geliyordu. Benim umudum tüm şehrin sınırlarını kaplıyor, ışığa bir illüzyon gibi sunii parlaklıklar sunuyordu.  Güneşi yeniden görebilmenin heyecanını yaşayabilmek için, umudun gözyaşlarına koşup pencereden kolumu uzattım. Tenime dokunan her damla umudu müjdeledi bana. Gökyüzü sanki hüznümün tamamını akıtabilmem için kalın tanelerle vurdu ruhuma.

Gökyüzü göz kırptıkça bana, ben biliyordum…
Gökyüzünden yağıyordu Umut, benim umudum!

S.E, 2011

Photo

Statik Mor

Mayıs 4th

H'içten Seçmeli...
line
Mayıs 2012
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Mar    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031